|
|
||||
MAYIS-HAZIRAN 2003
SAYI:194
|
|
2003 Anketi ve Projelere Katılım Geçen ay Yönetim Kurulu üyemiz Sn. Cenker ERDAMAR'ın değerli çalışmalarıyla gerçekleştirilen "Üye Memnuniyeti Anketi" sonuçlanmış, üyelerimizin talepleri doğrultusunda yeni proje konuları belirlenmiştir. Herkesin bildiği gibi bu anketi yaparken amacımız; temel beklentilerinizi belirlemek, taleplerinizi dinlemek ve aksiyon planımızı bu talepler doğrultusunda geliştirmek, memnuniyet ve katılımınızı arttırmaktı. Bunun sonucunda da; Üye Memnuniyeti Yüksek, Katılımcı Üyelere Sahip, Modern ve Güçlü bir İMED oluşturmayı hedefledik. 2003 Üye Anketi 'ni, web sitemizi ziyaret ederek inceleyebilirsiniz http://www.imed.org.tr İlk aşamada "Mükemmeli aramak için" zaman kaybetmektense, odaklanılacak aktiviteleri (Proje alanlarını) belirlerken; "En Efektif", "En Hızlı Uygulanabilecek", "En Ucuza Uygulanabilecek", "Sonuçları En Çabuk Gözlenecek", "Üye Memnuniyetini En Fazla Arttıracak" aktiviteleri saptadık. PARETO Analizi ile, sizler için en önemli olan konuların aşağıdaki projeler ile çözülebileceğini tespit ettik, bu konuyu 10 Mayıs 2003 tarihinde Profesörler Evinde yapılan toplantıda Danışma Kurulu Üyelerimize sunduk ve projelerle ilgili görüş ve desteklerini aldık. Projeleri, anket sonuçlarına göre iki gruba ayırdık. İlgili Proje Grupları ve Projeler aşağıdadır : A Grubu Projeler : Proje 1 Üyeler Arasında
Dayanışma, İşbirliği ve Yardımlaşmanın Geliştirilmesi B Grubu Projeler : � Derneğin İmaj
Güçlendirilmesi, Tanınırlığın Arttırılması Yukarıdaki projelerden "A Grubu Projeler", öncelikle ele alınacaktır. Bu projelerden birinde ya da bir kaçında görev almak isterseniz, bu talebinizi 04.07.2003 - Cuma akşamına kadar tarafımıza bildirmenizi rica ederiz. İMED'i yarınlara taşıyacak bu yolculukta tüm üyelerimizin aktif katılımını, desteklerini bizlerden esirgememelerini, değişimi sahiplenmelerini ve değişime liderlik etmelerini bekliyoruz. Şimdi "Değişim" zamanıdır... ÇALIŞMA GRUBU
İlaç ve Sağlık Çalışma Grubu ilk toplantısını 30 Mayıs 2003 Cuma, ikinci toplantısını ise 10 Haziran 2003 Salı günü Dernek Merkezimizde gerçekleştirmişlerdir. Çalışma Grubu, Nuri ÇERİGENÇ, Nadir SARIŞEKER, Erman ATASOY, Yekta ALPER, Deniz KURTSAN ve Gürcan BÜYÜKÜNAL'dan oluşmaktadır. Çalışma Grubunun temel kuruluş amacı bir sivil toplum örgütü olarak ilgili alandaki aksaklıkları giderici çalışmaları gerçekleştirmek ve bu suretle toplumsal sorumluluklarının gereğini yerine getirmektir. Diğer yandan, yapılan çalışmaların Derneğimizin tanıtımına olumlu katkı sağlaması beklenmektedir. Değerli Üyelerimiz, Yaklaşmakta olan Olağan Genel Kurulumuzda oy kullanabilmeniz için aidat borcunuzun bulunmaması gerekmektedir. Aidatlarınızı Derneğimizin, banka hesap numaralarına havale edebileceğiniz gibi Dernek Merkezimize telefon açarak kredi kartı ile de ödeyebilirsiniz. Yapı
Kredi
Bankası Taksim Şb. 1940032-6 Geleneksel Brunch & Bahar Şenliği
Derneğimizin Geleneksel Brunch'ı Bahar Şenliği havasında 1 Haziran 2003 Pazar günü İ.T.O. Vakfı Cemile Sultan Korusu Tesisleri'nde gerçekleştirilmiştir. Üyelerimizin yoğun ilgi gösterdiği bruncha rekor denilebilecek oranda katılım olmuştur. Harikulade boğaz manzarası eşliğinde yenilen lezzetli yemeğin ardından katılımcılar dans, çuval ve halat çekme gibi yarışmalarla stres atarken çocuklar da animatör ve palyaçoların gözetiminde uçurtma uçurup çeşitli oyunlar oynayarak unutulmaz bir gün geçirmişlerdir. Okul'a Elveda İMED 'e Merhaba Kokteyli
Dernek Merkezimizde 6 Haziran 2003 Cuma gecesi 2002-2003 Öğretim Dönemi mezun adayları için "Okula Elveda İMED 'e Merhaba" kokteyli düzenlenmiştir. Yeni mezun adaylarımıza Derneği tanıtmak ve aramıza katılmalarını kutlamak amacıyla düzenlenen kokteyl canlı müzik eşliğinde gerçekleşmiş eski mezunlarımız ve mezun adaylarımız kısa sürede kaynaşmışlardır.
İnsan Mühendisliği Açısından Yaşamak ve Hayatı Anlamak 30 Mayıs 2003 Cuma akşamı Av. Ergun ZOGA'nın katılımıyla �İnsan Mühendisliği� konulu sohbet toplantısı gerçekleştirilmiştir. Sn. ZOGA'nın konuşma metni aşağıda yer almaktadır.
(HUMAN ENGINEERING) İNSAN MÜHENDİSLİĞİ ,BEŞERİ MÜHENDİSLİK NEDİR? Genellikle 1950'lerden sonra kullanılmaya başlanan bu ifade Türkiyemiz için de yeni değildir. Zira ben 1959 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'nde çalışırken Amerikalıların verdikleri burslardan yararlandırılan yüzlerce memurdan biri olarak daha o zamanlar Organizasyon - Metod; İnsan Mühendisliği ve Yönetim konularında eğitilmek üzere Amerika'ya gönderildim. İnsan Mühendisliği, her nekadar Mühendis kelimesi nedeni ile bildiğimiz inşaat, kimya, su, metalurji gibi teknik alanlara ait bir meslek intibaı yaratıyorsa da İnsan Mühendisliği bir meslek olmaktan çok BEYNİN dünyaya rasyonel bakışını sağlayan bir düşünce yöntemidir. Elbette olaylara rasyonel yaklaşmayı alışkanlık haline getirmiş bir BEYİN'in ürettiklerinin kullanılmasını da; bilimsel verilere, sistematik metodlara dayandığı, yoruma yer vermediği için bir meslek olarak kabul etmek herhalde yanlış olmaz. Eğer bir tarif yapmak gerekirse: Çalışma hayatında gerek sanayi ve gerekse hizmet sektöründe ETKİLİ, VERİMLİ ve EKONOMİK sonuçlar üretilmesi amacı ile kullanılan makina ve malzemenin , uygulanan metodların ve içinde yaşanan çalışma koşullarının; çalışanın nitelik ve nicelikleri; ihtiyaç ve becerileri açısından analizi ve aksaklıkların tespiti ile matematik; fizik; kimya, biyoloji gibi bilimsel alanlardan yararlanılarak giderilmesine olanak yaratan faaliyetler bütünüdür denilebilir. Daha başka bir ifade ile; projelerin nasıl uygulanacağının değil uygulama sırasında çıkacak olumsuzlukların önceden tespiti ve önlemlerinin alınmasının sağlanması amacı üstüne kurulmuş bilimsel ölçülerden yararlanılarak yapılan önleyici çalışmalar faaliyetidir. Biliyoruz ki: Mühendis kelimesi hendeseden (geometri) türemiştir. Bir anlamda ölçüler, ölçekler, matematiksel kalıplar kullanan meslek insanı demektir. Çünkü rakamların ve ölçeklerin aksi iddia edilemeyen ve başka türlü düşünülemeyen kapsam ve geçerliliği, hiçbir yoruma gereksinme göstermeyecek kadar açık, şeffaf somut sonuçlar ortaya koyar. Zira her yorum, yapanın beyinsel kalitesi doğrultusunda değer taşır. Bir bakıma YORUM, yapıcısının kendi birikimlerine dayanarak oluşturduğu yani UY'mak kökünden türeyen duruma ve koşullara uyması için çaba gösterip ifade ettiği bir UY+DUR+MA düşüncedir. İşte bu açıdan konu ele alınacak olursa yeryüzündeki herşey insanla geçerlidir, insan tarafından algılanır ve anlamlaştırılır. İnsanın bulunmadığı yerde bir bakıma hiçbir şey yoktur. Örneğin çölde fiziki olarak bulunan bir diken, ormandaki bir bitki eğer bir insan tarafından fark edilirse bir anlam ifade eder. Dolayısiyle bir şey insan tarafından algılanırsa ve ona düşünsel bir yüklemede (anlam vermek) bulunulursa o şey gerçek olarak belirginleşir. Aksi halde var, aynı zamanda yoktur. Çünkü herşey insan beyninin eseridir ve kapasitesi kadar anlam ifade eder. İşte bunun için insan mühendisliği HAYAT VE YAŞAMAK kavramlarına farklı yüklemede bulunur. Yaşamak, doğum ve ölüm noktaları arasındaki aktiflik ; Hayat ise; içinde bulunulan durumu algılamak ve ona anlam yüklemek anlamına gelir. Bu kabule göre bütün canlılar yaşamaktadırlar ama yalnızca insanlar hayattadır. Örneğin bir kaza sonucu komaya girmiş bir kişi yaşamasına rağmen hiçbir şeyin farkında olmadığı için hayatta değildir ama gördüğünü fark eden, farkettiğini de hareketleri ile belirtmeye çalışan felçli bir kişinin konuşamamasına rağmen bir yakınını görünce gözlerinin yaşarması onun hayatta olduğunun kanıtıdır. O halde hayat, bilinç dışı güdüler ya da refleksler dışında, içinde bulunan durumlara, oluşan koşullara anlam yükleme ve onlarla içiçe olma etkinliğidir. Şimdi burada önemli bir durum ortaya çıkmaktadır. Yani birey, olaya anlam yüklerken iki ayrı durumda hareket eder: Biri, kendisine göre anlam verir, değerleme yapar ki bu; herkese göre değişen bireysel, töresel ya da yöresel anlam yüklemedir. Ancak bireye bağlı bulunduğu için yukarıda da ifade ettiğimiz gibi onun birikimleri kadar şekillenir, anlamlaşır, değer; önem ve öncelik kazanır. Eğer birden fazla kişi aynı durum, koşul ya da görüntüye BANA GÖRE değeri ile yaklaşırlarsa orada anlaşma mümkün olamaz. Tartışma, münakaşa, kavga vazgeçilmez olur. Dolayısıyla böyle durumlarda GÜÇ hakimiyeti devreye girer ve güçlü (Para, silah, şöhret, ünvan v.s) olanın düşüncesi, görüş açısı hakimiyeti sağlar. Bu durumlara SOYUT'un hakimiyeti denir ki; yorumlar, mealler, tefsirler, kişisel görüşler bu kulvarın köşe taşlarıdır. Doğal olarak herkesin işine gelir çünkü güçsüz güçlünün hakimiyetini kabullenir. İkna olmaktan, gerçeği kabulden çok boyun eğme, tabi olma yani bir bakıma durumsal kölelik ortaya çıkar. Oysa diğer kulvar SOMUT'luk niteliklerini taşır, zira bilimseldir; hiç kimseye göre değişmez, genel kabul gören, tüm insanlar tarafından itirazsız kabul edilen, anlam ve kapsam gücünü bilimden alan ifade ya da kavramlardan oluşur. İtiraz edilemez, aksi ileri sürülemez dünyanın her yerinde aynı anlama gelir ve değişik anlaşılamaz. İster İngilizce (one); ister Farsça (yek); ister Almanca (ein); ister Türkçe (bir) deyiniz aynı şeyi kastediyor; aynı anlamı dile getiriyorsunuzdur. Milliyetiniz, kültürünüz, ırkınız ya da dininiz bir metreyi; bir kg'mı, kısaca bir'i başka bir değer olarak ya da anlamda ya da biçimde anlayamaz. İşte insan mühendisliği; yaşamın içindeki hayatsal nitelikteki tüm insan ilişkilerinde beyinsel, psişik, töresel ve yöresel değerlere dayanan anlam farklılıklarını ortadan kaldırmak için çaba göstererek, anlamları bilimsel veriler üzerine oturtan ve ölçülerin hakimiyetini sağlayarak ANLAMDAŞ OLMAYI kolaylaştıran bir düşünce yöntemidir. Örneğin çeşitli fakültelerde İNSAN İLİŞKİLERİ dersleri işlenir. Aslında bu ifade son derece mantıksızdır. Zira dersi veren insan, insan olan dinleyicilerine, insana ait ilişkilerden bahsetmektedir. Hayvanlara, insan ilişkilerini anlatmak; ya da insanlara hayvan ilişkilerinden bahsetmek yanlış olmayan bir mantık sonucudur ama insana, insan olduğu halde insan ilişkisini anlatmak herhalde yanlış olmalıdır gibi bir düşünce ortaya çıkar, oysa bu deyiş doğrudur çünkü her iki ayaklıya ünvanı da olsa, tahsili de olsa insan demek mümkün değildir, biz bu farklılığı İNSANIMSI ve İNSAN kelimeleri ile dile getiriyoruz. Burada ERASMUS'un çok anlamlı bir sözünü tekrarlamakta yarar görüyorum: �Hayvanlar hayvan olarak doğarlar ve hayvan olarak yaşarlar ama insanlar insan olarak doğmazlar sonradan insan yapılırlar� O halde canlı bir varlık olarak ortaya çıkan birey, doğumundan sonra içinde bulunduğu koşul ve değerlere göre değişim gösterip insanlaşma yolunda ilerler ve gelişir önce insana benzemeye başlar yani İNSANIMSI' lık aşamasına gelir ve sonra gerçek evrimini tamamlayabilirse İNSAN olma niteliklerini kazanır. Aksi takdirde İNSANIM'sı olarak yaşamını tamamlayıp hayatı terk eder. Örneğin ormanda doğan bir hayvan ehlileşmesi dışında nerede olursa olsun hayvandır. Ama ormanda doğup kaybolmuş bir insan yavrusu ile yıllar sonra karşılaştığımızda ona, insan demek mümkün değildir. Öyle ise hayvan her zaman her yerde ve koşulda hayvandır ama insan yavrusu için bu ipotezi kullanmak ve insan her yerde her koşulda insandır demek mümkün değildir. SOMUT'UN DEĞERİ DOĞAL OLARAK TARTIŞILAMAZ AMA HERŞEYİ DE SOMUTLAŞTIRMAK MÜMKÜN MÜDÜR? Tabii ki bütün soyut kavramları somutlaştırmak ya da öyle bir nitelik kazandırmak mümkün değildir. Ancak yukarıda belirttiğim gibi: kullandığımız kelime ya da kavramların bir kısmı somut bir kısmı da soyuttur. Ne kadar doğru olduğunu kanıtlayamadığım eski bir araştırmaya göre dillerde kullanılan kelime ya da kavramların yaklaşık %20 si SOMUT, %80'i soyut karakterdedir denmektedir. Örneğin annemiz babamıza göre daha SOMUTTUR. Çünkü hamileliğini gören, doğurmasına yardım eden, emzirmesine şahit olan onlarca kişi vardır. Ama babamızın, yeni geliştirilen bir araştırma sistemi olan DNA dışında ne yazık ki hiç bir şahidi yoktur. O halde yaşam içindeki iletişim ve etkileşimimizin genellikle SOYUT olan kavram ya da kelimeler aracılığı ile oluştuğunu inkar edemeyiz. Halbuki SOYUT'un anlaşmazlıklar frekansı olduğunu; SOMUT kavramların ise tüm yaşantımızı dile getirmede gerçekliliklerine karşın, sayısal yetersizlik içinde bulunduğunu da biliyoruz. O halde NE YAPMALIYIZ? sorusu doğal olarak ortaya çıkacaktır. İnsan Mühendisliği bu durumda üçüncü bir alternatif olarak soyut'u somutlaştırarak düşünmeyi önermektedir. Zaten 1564-1642 yılları arasında yaşamış olan Galileo Galilei: SAYILABİLİR OLANLARI SAY, ÖLÇÜLEBİLİR OLANLARI ÖLÇ; AMA SAYILAMAYANLARI SAYILABİLİR ÖLÇÜLEMEYENLERİ de ÖLÇÜLEBİLİR HALE GETİRMEDEN KULLANMA diyor. Her kafadan bir ses çıkan yerde ne huzur, ne saygı, ne de disiplin kalır. Onun içindir ki; insan mühendisliği olaylara, oluşumlara; duygu, yöresel ve töresel değerler dinsel ve toplumsal yargılarlardan uzaklaşarak bakmayı öngörür aksi halde yanlı olmak, bana göre, benim için gibi ifadelerle doğanın gerçeğini ya da doğrusunu çarpıtan bir yanılgıya düşülebilir. DOĞADAKİ SOMUT - SİZİN SOMUTUNUZ YANİ (SOYUT) = YANILGI Oysa yaşamak, beğensek de beğenmesek de, işimize gelse de gelmese de, inançlarımıza uysa da uymasa da; kişilerin menfaatleri üzerine kurulmuş bireysel değerler, duygusal yapılar ya da sahip olunan mal mülk gibi ölçeklerle bakılıp ölçümlenemeyecek kadar gerçek ve ciddidir ve bilinmelidir ve unutulmamalıdır ki: açlık, sefalet ve yokluğun beğenilmeyen, istenilmeyen yaptırımlarını; ahlak, dürüstlük ya da namus denen ne olduğu bilinmeyip soyut tanımlarla beyne yerleştirilmiş olan değerler ASLA ÖNLEYEMEZ. SOMUTLAŞTIRMA NASIL YAPILABİLİR? Somutlaştırma genellikle bilimsel ölçekler ya da değerlerle yapılmaktadır. Yani fizik, kimya, biyoloji gibi bilimsel gerçekleri örnek alan ya da onlara dayanan düşünce yöntemi ile yapılmaktadır; örneğin bir tabak içinde garsona bıraktığınız bozuk paraları garson tabaktan tek tek almaz tabağı cebine boşaltır. Bu suretle zamandan ve hareketten kazanmış olur. Aslında garson bu hareketi yaparken yer çekiminden yararlandığının farkında değildir. İşte hareketi yaparken yer çekimi gibi faktörlerden yararlanarak süreci devam ettirmek soyutu somutlaştırmaktır. İnsan Mühendisliği ya da Beşerî Mühendislik, insanın davranış ve hareketlerini gerçekçi ve objektif bir şekilde anlamak için evrenin en hassas ve mükemmel sistemi olan İNSAN VÜCUDUNUN yapısı ve çalışmasını örnek alır ve onun doğasına dayanır. Dolayısıyla bu eğilim bizi hormonal ya da salgısal sisteme yani KİMYA'ya götürür. Kısaca yaptığımız her hareketin, çıkarttığımız her sesin, ortaya koyduğumuz her davranışın altında mutlaka iç salgı bezlerinin hakimiyet ve yönlendirmesinin bulunduğunun kabulü yatar. Konuyu biraz daha açarsak: Hormonlar, belirli hücrelerde üretilerek salgılanan ve kan yoluyla organizmanın öteki hücrelerine taşınarak bunların üzerinde özgün etkiler gösteren kimyasal maddelerdir. Hormon salgılayan hücrelere iç salgı (endokrin) hücreleri adı verilir. Hormonlar yapısal özelliklerine göre üç sınıfta incelenirler Steroidler, Proteinler ve Aminoasitler... Hipotalamus; hipofiz; triotin C hücreleri ile pankreastan salgılananlar PROTEIN ya da POLIPEPTIT yapısındadırlar. STEROID'ler ise: dişi ya da erkek cinselik hormonlarıdır. Böbrek üstü bezinin orta katmanından salgılanan adrenalin, epifizden salgılanan melatonin; tiroidden salgılanan tiroksin; mide ve barsak mukozasından salgılanan histamin, enteramin AMİNOASİT cinsindendir. Görülüyor ki; dış dünyadan ya da anılarımız nedeni ile iç dünyamızdan aldığımız uyarıların harekete geçirdiği bir ya da birden fazla salgının etkisi ile ortaya fiziksel ya da psikolojik temelli yönelmeler oluşmaktadır. Başka bir deyişle hareket ve davranışlar meydana gelmektedir. Biliyoruz ki; OKSITOCIN salgısı ŞEFKAT üretirken; ENDORFIN, bildiğimiz morfin etkisi yapan, vücudun tabii uyuşturucu+su olan bir salgıdır. Özellikle ağrılı hastalıklarda, ölüme yakın zamanda fazla miktarda salgılandığından hastanın son zamanlarında, doğal uyuşma nedeniyle iyileşmiş gibi bir görüntü verdiği ileri sürülür ki; toplumumuzda ÖLÜM GÜZELLİĞİ denilen durumun böyle bir oluşum sonucu olduğu kuvvetle muhtemeldir. Bir başka örnek verirsek, bazı tür müziğin ses ve tonlarının dinleyen üzerinde uyuşturucu, karamsarlaştırıcı, demoralize edici etki yarattığı kabul edilmektedir. Hatta yüzyıllar öncesin de bazı hastaların Müzikle tedavi edildiklerini biliyoruz. Müziğin etkisi ile kendine jilet atanlar, bileklerini kesenler ve bazı tarikat ehli kişilerin şiş, kılıç kullanarak yaptıkları hareket ve davranışlar hepimizin tanığı olduğu ilginç örneklerdir. Yine bilinmektedir ki: günde beş vakit okunan EZAN'ın her bir vakitde ayrı makam kullanılarak okunması gerektiği söylenir. Mesela Rast; Hüseynî; Saba ya da Eviç gibi makamlar ezan okunurken yararlanılan makamlardır. Ama mesela Nihavent makamının ya da FANTAZİ tarzının ezan okumaya uygun olmadığı dinî bir prensiptir. Burada önemli olan, 400'ü aşkın makamdan sadece birkaçından yararlanılması dikkate değer bir husustur. Birkaç sene önce Eczacılar Birliği'nin İzmir bölgesinin davetlisi olarak Konferans vermek üzere İzmir'e gittiğimde ARABESK motiflerinin yer aldığı her müzik türünün yasaklanmasını, mümkün olmadığını bile bile önermiştim. Basında da manşet olarak çıkmıştı. Amacım sebebinin sorulmasını sağlamaktı. Bu suretle toplumun bana göre çok önemli bu sorununu hiç olmazsa düşünce boyutunda duyarlı hale getirerek bu dalda para kazanmak için yoğun çabalar gösterenleri biraz olsun insafa davet etmekti. Dayandığım faktör, nüfusunun %70'ini 25 yaşından küçüklerin oluşturduğu bir ülkede, dinamizme gereksinimiz olduğu halde, sabahtan akşama kadar heryerde arabesk çalınarak kişilerin moral çöküntüsü içine atılmalarına ve güzelim gençliğimin morfinlenmesine razı olamamamdı. Herkesin hergün ağzından düşürmediği SOYUT bir kavrammış gibi gözüken STRES olgusunu yine biyolojiden yararlanarak somutlaştırıp açıklayabilir ve bir aylık bir çocuğun bile strese girebileceği gerçeğini kanıtlayabiliriz. Böylece şuna bak üç günlük velet nasıl da sinirleniyor şeklindeki ifadelerin üç günlük bir bebeğe ne denli haksız ve yanlış yakıştırmalar olduğunu ortaya koyabiliriz. Çünkü Stres, çeşitli organlarımızdan sinir sistemimiz yoluyla beyne iletilen titreşimlerin vücutta meydana getirdiği salgısal süreçtir. Örneğin hoşlanmadığımız bir durumla karşılaştığımız zaman hemen stres hormonu denilen, ACTH hormonu (adrenokortikotrapin hormonu) yani ipofızin ön bölümünde bazofil hücrelerinin ürettiği protein yapısında bir hormon ortaya çıkar ve karaciğerde depolanmış şeker ile adrenal bezlerdeki depo aminoasitlerin serbest kalmasına yardımcı olarak onların kana karışmasını sağlar. Bu anda kan sıvılık oranı değişmiş ve akışkanlık derecesi biraz daha koyulaşmış olarak ak damarlarda dolaşmaya başlar ki bu durum, vücudun bir baskı hali içine girmesine sebep olur. Beyin de, niteliği değişmiş bir kanla beslenirken vereceği emir ve kararlarda elbette bu değişime göre nitelik değiştirir. Somutlaştırma için diğer bir örnek de vücutta duyulan AĞRI ya da ACI'dır. Ağrının/Acının tanımını yapmanın mümkün olmadığı zannedilir. Gerçekten de AĞRIYI çekmeyen biri olarak karşımızda-kinin acısını anlamamız mümkün değildir. Oysa bilim bugün acının anlaşılması için ölçümleme bile yapabilmektedir. Bunun için de ALGEZİMETRE yi yani Ağrıyı ya da ağrıya karşı duyarlılığı nicel olarak ölçen aleti geliştirmiştir. Bu alet temelde elektrikli bir lambadan oluşur, deriye temas edilip yakıldığında acı uyandırır. Aletin denetimindeki acı uyarısına verilen tepki ile, lambayı yakan gerilim miktarı arasındaki ilişki ölçümleme için veriler sağlar bunlar da bilimsel bir tablodan yararlanılarak değerlendirilir.Hatta aşk'ın bile, iki bireyin birbirlerini karşılıklı etkileşmeleri sonucu oluşan titreşimlerin feniletilamin (C8 H11 N) adlı bir kültür, ünvan ya da zenginlik ve fakirlik böyle bir durum karşısında hiçbir anlam ifade etmez ve toplumsal değerlere ters düşse de her türlü olasılığı kabul etme zorunluluğu vardır. Gerçekte de bizler olayları anlamak yerine değerleme ya da değerlendirme yaparak kendimize uygun sonuçlar ve kabuller içinde yaşamayı yeğleriz. Bu ise insanın kendi kendisini aldatmasından başka bir anlam taşımaz galiba. KONUYU BİRAZ DA NORMAL YAŞAM VE ÇALIŞMA HAYATI İÇİN İRDELEYEBİLİR MİYİZ? Elbette, zaten İnsan Mühendisliği'nin bir düşünme tarzı, yöntemi ya da bakış açısı olması onun tüm hayata ilişkin niteliğinin bir göstergesidir. Normal olarak insanlar yaşarlarken İnsan Mühendisliğinin düşünsel imkanlarından yararlanabilirler. Kısaca herkes karşı karşıya kaldığı koşullarda, içine girdiği durumlarda aniden tepki gösterme yerine kendisini geniş bir düşünme alanı içine sokup adeta kendisinin merkez olduğu bir konumda olaya 360 derece bakabilirse ya da düşünebilirse o zaman gerçeğe yaklaşma şansını yani olayı yaşayan gibi anlama şansını arttırabilir. Şöyle bir somutlaştırma yapmak mümkündür: Farzedelim ki bir fotoğrafçı, kuş bakışı fotoğrafımızı çekiyor kafamız bir nokta halinde çıkar. Yine farzedelim ki fotoğrafçı, kollarımızı sağa sola dik olarak açtığımız zaman fotoğrafımızı yine kuş bakışı çekmiş olsun bu durumda da ortasında kafamızın yer aldığı bir doğru parçası oluşur ve hiç kıpırdamadan sadece gözlerimizi sol kolumuzun uzantısı olan işaret parmağımıza çevirip yavaş yavaş sağ kol uzantısındaki sağ el işaret parmağını görmek üzere hareket ettirdiğimizde gözlerimiz bir daire ya da elips çizer ki; bu 180 derecelik bir açı meyda getirir. Dolayısıyla hiçbir insanın, petek gözlü olmadığına göre herhangi bir dönüş hareketi yapmadan 180 dereceden daha büyük bir alanı görmesi mümkün değildir. Bu ise rasyonel karar verecek insanın kendi etrafında dönerek elindeki verilerin nitelik ve niceliğini arttırma gayretini göstermesi gereğini ortaya koyar ki bu, onun hata yapma olasılığını azaltır. Zira insanın, ancak kafası ölçüsünde (bilgi, tecrübe ve beceri bütünü) düşünebilmesi ve kafası kadar doğruyu bulabilmesi, yanılgı olasılığını her zaman arttırıcı bir faktördür. Kısaca yanılmamak, yanıltılmamak ve, aldatılmamak için insan, 5NK formülü dediğimiz, NE, NEREDE, NE ZAMAN, NASIL, KİM ve NİÇİN sorularından yararlanarak yaşamını, hayatını ve olayları sabırla irdelerse yanılma payını azaltabilecek ve daha geniş açıdan düşünebilme gücünü elde ederek içindeki menfaat, hırs, inat, kin v.s duygular gibi iç provakatörlere yenilmeyecektir. (Bu formül Rudyard Kippling'e dayanarak 20 yıl önce tarafımdan oluşturulmuştur. Ama maalesef bazı kişiler 5N1K şeklinde matematiksel yazılım yanlışı yapmak bahasına kopya edip, kaynak göstermek nezaketinde dahi bulunmadan kullanmaktadırlar. Zira bilinir ki ; cebirsel ifadelerde hiçbir zaman 1 X yazılmaz ) İnsan Mühendisliği aslında çalışma hayatının oluşumları için yararlanılmak üzere geliştirilmiştir. Çalışma hayatının, üretim ve hizmetin gerçek kaynağının, insan olduğuna inanır ve ONU, yorumsal, bana göre , bizim için ölçüleri yerine, bilimsel, kimseye göre değişmeyen normlarla anlamaya çalışır ve değerlendirir. Bu suretle tarafsız olmayı yeğler. Zira yöneticiler, patronlar ya da işçiler daima kendileri açısından olaylara yanaşırlar, bu doğal bir eğilimdir. Ancak ayni durumun içinde birlikte bulunanlar ya da koşulları birlik yaşayanlar, farklı açılardan yaklaşımlar yaptıkları takdirde asla anlaşamazlar. İşte İnsan Mühendisliği üst'ün ast'ı ya da ast'ın üst'ü gerçekçi bir şekilde anlaması için oluşumları, tarafların itirazsız kabul edecekleri seviyede somutlaştırmaya çalışır. Görülüyor ki İnsan Mühendisliği, kullanılmadığı için yeni bir deyiş olarak karşılanmaktadır. Doğaldır da çünkü bilmesi gereken kesimler bile bilmemektedirler ya da bilmez görünmektedirler. Zaten nedense ülkemizde yıllar önce tatbik edilen bir çok yöntem bugünlerde yeniymiş gibi sunulmaktadır. Özellikle sosyal ve ekonomik faktörlerin yarattığı sorunlardan ve teknik gelişmeler nedeniyle artan rekabet şartlarının etkisinden çekinen ya da korkan iş adamlarının bu zaaflarından yararlanan bazı kişiler; çeşitli sosyal ve yönetimsel modaları onlara; DEĞİŞİM kavramının değişmezliğinden yararlanarak SANAL SENARYOLAR halinde sunmakta ve büyük paralar kazanmaktadırlar. Örneğin bugün bir çok şirkette REENGINEERING denilen yeniden yapılanma, daha 1953'lerde Türkiye ve Amme İdaresi Enstitüsü tarafından Organizasyon ve Metod adı altında yapılan kurs ve çalışmalarda kullanılmıştır. Özellikle İş Basitleştirmesi (Work Simplification) çalışmaları ile sağlanan sonuçlar hiç de ihmal edilecek uygulamalar değildir. Nüfus Cüzdanlarının bugünkü haline getirilişi, Milli Klavye dediğimiz F Klavyenin geliştirilmesi ve bir çok reorganizasyon çalışmaları çok önemli örnekler olarak gösterilebilir. Hatta MEHTAP projesi adı ile yapılan, Cumhurbaşkanlarımızdan Sayın Süleyman Demirel Beyefendinin de bizzat görev aldığı Merkezi Hükümet Teşkilatının yeniden düzenlenmesi amacını taşıyan çalışmalar, bugün başka isimlerde yapılanların aynıdır. Hatta Japonlar öyle yapıyorlar diyerek yalın yönetim adı altında ülkemizde yapılanlar bazen insanı güldürecek kadar komik uygulamalardır. Çünkü son zamanlarda bir ünvan için uydurulan �BÖLÜM SORUMLUSU� ifadesine gülmemek mümkün değildir. Zira Sorumluluk bir ünvan değil hesap verme zorunluluğudur. Dolayısıyla çalışan herkes yaptığı ya da yaptırdığı işin hesabını verme zorunluluğunda olduğuna göre herkes SORUMLUDUR. Bu deyiş birkaç kişinin ünvanı haline getirilirse o zaman sorumsuzlar ordusu yaratılmış olur ki, halen yaşanılan durum budur. Bugün yaygın bir şekilde kullanılan fakat ne demek istediği pek anlaşılmayan YÖNETİCİ kelimesi de başka zavallı bir örnektir. Ama malesef dilimizi işgal etmiştir. Ancak bunu kullananlar Yönetici kelimesinin anlam ve kapsamını , gerektiği gibi bilmedikleri halde ısrarla ÜNVAN NİYETİNE kullanmakta ve Yönetim Mesleğini tahrip etmektedirler. Birçok kuruluş müdür, şef gibi ünvanları , danıştıkları bilge kişilere dayanarak kaldırmış onların yerine YÖNETİCİ ifadesini ünvan olarak yerleştirmişlerdir. Ama Genel Yönetici demek cesareti gösteremediklerinden ya da Genel Yönetici ifadesinin, Genel Müdür Ünvanının gücünü taşıyamayacağı endişesi yüzünden kuruluşta herkese yönetici derken (Genel Müdür, Genel Müdür yardımcısı, Başkan) ünvanlarını muhafaza etmişlerdir ki bu davranışa kahkahalarla gülmemek mümkün değildir. Bir başka örnek de İNSAN KAYNAKLARI ifadesi ile Türk Dilinin yapısal gücüne, matematiksel niteliğine İHANET sayılabilecek cahilce yapılan uydurma ve yerleştirme faaliyetidir. Eğer İNSAN KAYNAKLARI ifadesi, Türkçenin dil formları ve özellikleri dikkate alınarak Türkçe dilbilgisi açısından analize tabi tutulursa KÜLTÜRLÜ dediğimiz kişilerce işlenmiş bir DİL CİNAYETİ ortaya çıkar ve insanlar, yüzleri kızarmadan, hukuk diliyle NESEBI GAYRİSAHİH (soyu belli olmayan) bu ifadeyi ısrarla kullanarak Türkçemizi bozma suçuna FER'İ OLARAK (ikincil derecede) iştirak etmiş sayılırlar. Zira Dilimizde SU KAYNAKLARI ifadesi SUYUN çıktığı, ENERJİ KAYNAKLARI ifadesi enerjinin üretildiği, PARA KAYNAKLARI ifadesi ise paranın geldiği yerleri ifade ederler. Bu Dil yapısına göre de İNSAN KAYNAKLARI İnsanın üretildiği, elde edildiği ve geldiği yer olan KADININ RAHMİNİ anlatması gerekir. Nasıl olur da SU için, ENERJİ için ya da PARA için kullandığımız bir kavram formunu gönlümüze göre sapık bir kelime üreterek , bir yenilik yapma niyetine hatta bu değişiklik nedeni ile para kazanma şansını arttırmak niyetine güçlü bir dile ihanet etmeyi etik sınırlar içinde sayarız. Hem de BİLİM ADAMI sıfatını taşıyarak. GERÇEKTEN de Personel Management yerine geliştirilip HUMAN RESOURCES başlığı altında uygulamaya konulan çağdaş bir disiplin, zannedildiği ve tercüme ile uydurulduğu gibi İNSAN KAYNAKLARI değil İNSANI daha etkili daha verimli kılacak, metodsal kaynakları ifade eder yani İNSANÎ bir başka deyişle İNSANLA İLİŞKİLİ ya da ÇALIŞAN İNSANLA ilgili KAYNAKLARI ifade eder. Dolayısıyla İNSAN ve KAYNAKLARI ya da İNSANÎ KAYNAKLAR ya da BEŞERÎ KAYNAKLAR şeklinde kullanılabilir. Ama asla İNSAN KAYNAKLARI şeklinde ifade edilemez. Dolayısıyla HUMAN RESOURCES ifadesini Türkçenin yapısal kaidelerine uymayan bir form içinde tercüme edenlerle mücadele etmeyen ve niteliksiz bir ifadenin dilimize yerleşmesine yardım edercesine rol oynayan ünvanları ne olursa olsun herkese teessüflerimi bildirmeyi vicdani bir görev sayıyor ve Prof.Dr. Sayın Zeyyad Sabuncuoğlu'nun İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ adı ile yayınladığı kitabının 310. sayfasındaki yararlanılan kaynaklar bölümünün 8, 9 ve 10'uncu sırasında bulunan HUMANS RESOURCES ifadesinin nasıl tercüme edileceğini merak ediyorum. İşte İnsan Mühendisliği, dilbilgisi dahil tüm bilim dallarından yararlanarak yanlış yapılanların yanlışlığını ortaya koyarak, yönetme ve karar verme durumunda bulunan kişilerin aldatılma ve uyutulmalarına engel olmaya çalışan bir hizmet, bir düşünce yöntemi ya da araştırma ve kanıtlama mesleğidir. * Sn. Zoga'ya Dernek Merkezimizde yaptığı konuşma için teşekkür ederiz. zoga@zoga.org Reiki Evrensel Yaşam 6 Mayıs 2003 Cuma akşamı (6. dönem gece) mezunlarımızdan İMED İzmir Şube Yönetim Kurulu üyesi İstanbul Merkez Danışma Kurulu üyesi Sn. Alahattin ÖZTEKİN'in katılımıyla �Reiki� konulu sohbet toplantısı gerçekleştirilmiştir. Sn. ÖZTEKİN'in konuşma metni aşağıda yer almaktadır.
Reiki nedir? Reiki Japonca evrensel yaşam enerjisi demektir. Evrende nerede bir bedenli yaşam varsa o yaşamı destekleyen bir enerjidir. Her an her yerde olan, evrene hayat veren bir yaşam enerjisidir. Biz reikiyi kullanarak bu enerjiyi yönlendirebiliriz. İçimizdeki yaşam enerjisinin akışını dengeleyen doğal ve güçlü bir enerjidir. Reiki her zaman ve heryerde güvenle kullanılabilir. Reikiyi kullanmak çok kolaydır. Bir kere inisiye olunduktan sonra onu devamlı kullanabilirsiniz. Reiki bedeni, zihni, duygusal ve ruhsal katmanları etkiler. Reiki kişinin hayatının amacının ne olduğunu anlamasına yardımcıdır. Reiki diger terapi ve inanç sistemleriyle de birlikte kullanılabilir. Evrenin varlığındaki enerjidir. Enerjinin odağından gelmektedir varolan bir enerjidir. Reiki ne değildir? Reiki kullanımı ve öğrenimi zor bir yöntem değildir. Reiki bir din veya tarikat değildir. Belli bir inancı yoktur. Alan kişi inanmasa da etkilidir. Reiki belirli bir kanalın enerjisi değildir. Hipnoz veya zihin kontrolü değildir. İmajinasyon ve hayal kurmakla ilgisi yoktur. Zihnin durumuyla ilgisi yoktur. Reikinin etkili olması için meditativ bir durumda olmak gerekli değildir. Psişik çalışma, psişik şifa veya masaj tekniği değildir. Reiki'yi kimler alabilir, çocuklarda reiki alabilir mi ? Reiki'yi isteyen herkes alabilir. Önemli olan yaratıcının bize sunmuş olduğu bu armağanı istemektir. Reiki hiçbir kimseye zorla baskı ile verilemez. Reiki de seçilmişlik veya özel yeteneklere sahip olmak gibi özellikler aranmaz. Bu yan etkisi olmayan son derece pozitif bir enerjidir. Bu birinci derece için geçerlidir ikinci ve üçüncü dereceleri küçük çocuklara vermiyoruz. Çocuk sembolleri anlayacak ve kullanabilecek, sorumluluk alabilecek yaşta olmalıdır. Reiki'nin dereceleri mi var? Reiki üç dereceden oluşur onun ötesi Reiki Master derecesidir. Birinci derecede kendimize veya reiki verdiğimiz kişilerin bedenlerine ellerimizle dokunmanız gerekiyor. İkinci derecede zaman ve mekandan bağımsızlaşarak reiki enerjisini yonlendirerek istediğimiz kişilere veya olaylara gönderebilmeyi öğrenirsiniz. İkinci aşamaya geçebilmek için mutlaka belli bir süre birinci derecenin enerjisini deneyimlemeniz ve reiki enerjisine alışmanız gerekir. Bu da kullanma sıklığınıza bağlı olarak 3 aya kadar çıkabilir Üçüncü derece ise çok kişisel bir derecedir. Bu aşamada reikinin güçlü sembolleri öğretilir. İkici aşamadan sonra en az bir yıl geçmesi gerekir. Bu dereceyi öğrenmek, kişinin içtenliği, arzusu, egolarından arınması ve öğretmeninin değerlendirmesi ile mümkündür. Reiki öğretmenliği ise son derece özel ve kişiseldir. Reiki öğretmeni soyağacındaki öğretmenlerinin de enerjisini devam ettireceğinden, aktaracağı kişilere ve kendi öğretmenlerine ve evrimine karşı da sorumluluğu vardır. Hiçbir zaman reikinin dercelerinin tümü bir hafta sonu kursu ile verilemez. Reiki eğitimini herkes verebilir mi ? Reiki eğitimi mutlaka Reiki Master yani reiki öğretmeni tarafından verilmelidir. Usui Reiki verdiğini söyleyen öğretmenin sertifikasını ve Usuiye kadar uzanan soy ağacını istendiğinde gösterebilmesi gerekir. Reiki eğitimleri anlatımlardan çok güçlü bir inisiye tekniğini de içerirler. Bu tekniğe uyumlama da denir. İşin bütün sırrı ve gizemi buradadır. Yoksa her reiki kitabını okuyan reiki eğitimi almış sayılırdı. Reiki anlatılırken öğretmenin sesi de enerjiyi aktarmada bir yoldur.Herkes kendi sezgileriyle de öğretmenini seçebilir. İnisiyasyon yada uyumlama denilen şey nedir? Bu inisiye etme olayı Usui'den buyana hep gizli kalmıştır. Burada yapılan şudur; semboller kullanılarak kişinin başının ortasından geçen orta kanalı ve ona bağlı çakralarını daha yüksek bir enerji titreşimi ile açıp reiki enerjisine uyumlandırmaktır. Burada temiz olmak ve ego barındırmamak içinizde çok önemlidir. Bizler kendimizi inisiye sırasında bir öğretmen olarak değil hem kendimizin hem de öğrencimizin enerjilerinin temizlendiğini düşünüyoruz. Kendi zihnimiz devre dışıdır. Dünyadaki yapılan uygulamalarda öğretmenler hala doğru olmayan sembolleri ve kendi egolarını da yükleyebiliyor. Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç şu; bir kişinin tam olarak öğretmen olabilmesi için önce kendi egoları yok olması gerekiyor. Yalan söylemeyecek. Bazen insanlar diyorlar ki istediğin gibi yaşa. Evrenin kurallarına uymayan şekilde yaşamak olmaz. Evrenin bizlerin evrimleşebilmemiz için koymuş olduğu belirli bir kuralı vardır. İşte bu kurallara uymadığınız sürece reikinin de bir anlamı yok. Çünkü başka insanları üzecek olan şeyler reikinin enerjisini zaten yok eder. Enerji denilen şey nedir ? Reiki evrendeki pozitif yaşam enerjisidir. Her insanın özünde olan ve almaya hakkı olduğu enerjidir. Kişi bu pozitif enerjiyi reiki ile daha sistematik şekilde alıyor. Evrende herşey bir enerji alışverişidir. Özde herşey birdir. Bedensel sağlık olmadan ruhsal gelişme olamaz. İnsanlar kendilerini bir et yığını olarak görüyorlar, maddi değerler üzerine daha çok yoğunlaşıyorlar. Sadece ruhsal konularda bir dünya kurmak ta çok iyi değildir. Ruh yüksek enerji durumuna geldiğinde bedeniniz rahatsız ve şişmansa, beden ruhun evrimleşmesi sırasında bu yüksek enerjileri dönüştürebilecek düzeyde olunca ruh ve beden çatışması oluyor. Beş duyumuzla algılayabildiğimiz bir dünyada yaşadığımızdan zihnimiz algıladıklarını gerçek zannediyor. Bir ultraviole, bir morun ötesi renk var ama arı bunu görebiliyor ve yolunu bulabiliyor. Çok keskin görüyor diye öğündüğümüz gözümüzle bile çok dar alanı görebiliyoruz. Bir köpek bir insanın duyabildiği kokunun bir milyon kez daha fazlasını duyabiliyor. Bir köpek bir kere kokuyu aldı mı, o kokuyu on sene sonra bile hatırlayabiliyor. Bilinç düzeyi olarak daha üst düzeylere geçtiğimizde dünyayı daha farklı algılarız. Bazen enerjileri renk olarak ta görebiliriz. Bir masanın, bir insanın % 99.9 u boşluktur. Bu boşluklar birbirleriyle bir enerji bağıyla bağlıdırlar. Evrendeki herşey bir enerji alışverişidir. Bir hücremiz bir milivolt enerji üretir. Bu bedenimizin elektrostatik enerjisidir. Madde sıkıştırılmış bir enerjidir. Duyu algılama yeteneğimiz sınırlı olduğu için maddeleri katı olarak görüyoruz. Yoksa bir su bardağını bir melokül yığını olarak ta görebiliriz. Çakra nedir? Çakra reiki'de çok önemlidir. Herşey çakralar üzerine kurulmuştur. Reiki evrenin enerjisini size rafine edilmiş şekilde veriyor. Bu enerjiyi nereden vucudunuza alacaksınız? Cevap çakralarınızdan. Reiki uygularken başımızda bulunan taç çakramızdan enerjiyi alır, el çakra-mızdan bizim yardımımıza geresinim duyan kişilere veya kendimize veririz. Bu sırada vucudumuzda enerjiye ihtiyacı olan diğer alt çakra-larımız da enerjiyi alırlar. Başkasına bile reiki verirken ellerimizle bizde alırız o esnada. Çakra sanskritçede dönen tekerlek anlamına gelir bizim vücudumuza enerjilerin giriş ve çıkış kapılarıdır. Reiki eğitimi almış bir kişi bir başkası veya kendi üzerinde reiki verirken gerçekte ne oluyor? Reiki enerjisini almaya niyet ettiğiniz andan itibaren enerji taç çakradan girerek kendini hissettirir ve ellerinizi reiki uyguladığınız kişinin üstüne koyduğunuz andan itibaren de akmaya başlar. Bu akışı ellerinizde bir titreşim, bir ısınma olarak da hissedebilirsiniz.Verdiğiniz kişi ya bir sıcaklık duyar elinizden yada büyük bir gevşeme hissi. Elleriniz deneyim kazandıkça çakralardaki birikimleri de hissetmeye başlarsınız. Reiki eğitimi sırasında vücudun enerji kanalları ve ellerin hangi pozisyonlarda ne kadar vucut üzerinde kalması gerektiği sistematik olarak açıklanır. Eğer karşınızdaki kişinin stres ile ilgili bir duygusal birikimi varsa ellerinizi karaciğeri üzerine tutuyorsunuz elleriniz orada kaldığı müddetçe o duygu çözülür. İnsanlar en çok ani streslerde karın bölgesinden etkilenirler. Ellerinizden akan sıcaklık oradaki blokları da çözmenize yardım edecektir. Reiki enerjisi en çok hangi alanlarda ve kişilerde etkili olur? Reiki ile birçok alanda mucize diyebileceğimiz sonuçlar alınmıştır. Çakraları dengeye getirdiğinizde okul çağındaki çocuklarda öğrenme yeteneklerinin artması, duygusal nedenlerden kaynaklanan hertürlü baş ağrılarında çözülmeler yaşanmaktadır. Karar verme ile ilgili sorunları olan ve birtürlü karar veremeyenlere çok yardımı olmaktadır. Sanatçılara özellikle tavsiye ediyorum, yaratıcılıkla ilgili çakra dengeye getirildiğinde şiir yazma, resim yapma, güzel sanatlara olan ilgilerinde artış saptanmıştır. Ençok ta stres ile başetmede çok iyi bir yardımcıdır. Ama şunu da unutmamak gerekiyor reiki her derde deva bir asprin değildir. Üzüntünün olmadığı yerde sevinç te olmayacaktır. Bazı şeyler yaşanmalıdır. Reiki üzüldüğünüzde sizin gereğinden fazla üzülmemenizi sağlar. Reiki modern tıbbın yerini alabilir mi ? Doktorlar bu konuda haklılar. Çünkü reiki ve diğer alternatif sistemler modern tıbbın yerini alamazlar. Alternatif te olamazlar, ancak modern tıbbın tamamlıyıcısı olabilirler. Bugün Mehmet Öz ve onun gibi düşünen doktorların da yaptığı budur. Ancak bu enerji sistemlerin ilk dünyada ortaya çıktıkları haliyle olmaları gerekir ki o da şimdilik hiç mümkün görülmüyor. Öz tamamen iyi olduğunda tıbba bile gerek kalmaz. Ben de bir yerimde bir ağrı varsa önce doktora gidiyorum, antibiyotik içmem gerekiyorsa içiyorum. Hastalıklar önce enerji bedenimizde oluşup sonra fiziksel bedenimize geçerler. Bizler de doktora fiziksel bedenimizdeki rahatsızlıklarımız için gideriz. Reikiyi tamamlayıcı olarak kullandığımızda ilacın iyeleştirme sürecini arttırırız. Fiziksel bedende hastalığı hemen yakalayabilmek için duygusal çakralardaki problemleri halletmek gerekir. Duygularımızı etkileyen çakralar çok önemlidir. Reiki enerji sistemleri içinde bizim kişisel gelişimimize yardımcı olabilecek elimizdeki tek güçlü araç mıdır? Aslında bütün dinlerdeki ve bütün enerji sistemlerindeki çıkış yolu insanların kişisel gelişimlerini tamamlayarak evrimleştirilmesinin sağlanmasıdır. Ancak uzay sistemimizde yaşayan negatif varlıklar insanların evrimleşmelerin istemedikleri için bu kitapları ve sembolleri bozdular. Kur'an ise yaratıcısının korumasında olan ve bozulmadan kalan tek bilgidir. Bu kitabı iyi okuyanlar nasıl ki insanın fiziksel bedeninin dışında bir enerji bedeni varsa ve fiziksel beden ile bağlantılı çalışıyorsa, buradaki kitabın enerji alanını keşfedip içinde çok büyük enerjiler ve semboller bulacaklardır. Aslında sözler şekle de dönüşebilirler bunu yapabilmek elimizdedir. Söz şekle dönüşebilir. Aslında reiki sembolleri de sözlerden oluşmuş şekillerdir. Bizler şu anda bir at arabasının üç tane tekeri ile gidiyor gibiyiz, egolarımız azaldığında dördüncü tekerlek tamamlanıyor. Bütün olay bu. Ama elimizde dört tekerlekli bir at arabası değil aslında bir uçak var. Aslında ne kadar dar açıdan düşünüyoruz değil mi ? alahattin@yahoo.com *Sn. ÖZTEKİN'e İzmir'den gelerek Dernek Merkezimizde yaptıı konuşma için teşekkür ederiz. |